Av. Muhammed Ali ÖZTÜRK
Av. Muhammed Ali ÖZTÜRK
Avukat
Tüm Yazıları

Devletin Kafkas Çocukları

21 Eyl 2026, 15:33 · 49 okunma

Geçenlerde Kars’taydım.

Vali Bey ve Tamer Karadağlı Beyefendi’nin de bulunduğu bir akşam yemeğine dâhil olduk. Yemekler enfesti; fakat gecenin asıl meselesi bir müddet sonra sofradan kalkıp meydana çıktı.

Kafkas dansları başladı.

İnsanın bazı şeylere neden “seyretmek” değil de “kapılmak” dediğini o akşam yeniden anladım. Erkeklerin sert ve keskin hareketlerinin karşısında kızlar zemine değmeden ilerliyor gibiydi. Çerkes kızını da galiba yüzünden önce yürüyüşünden anlatmak lazım. İnsanın aklını başından almak için bazen bir çift gözden de azı yetiyor, iki adım kâfi geliyor.

Gecenin sonunda Kars Kalesi’ne, karanlıkta yükselen tepelere bakarken dilime o şarkı takıldı:

Elbruz dağlarında olsam ya,

Bir Çerkes kızı sevsem ya…

İnsan Kars’ta biraz fazla oyalanınca Elbruz’u karşı tepede sanmaya başlıyor, yanında bir Çerkes güzeli beliriyor.

Ben de o büyünün tesiriyle birkaç gündür Kafkasya’da dolaşıyorum: Elbruz’dan Kuban’a, oradan İstanbul’a, Yalova’ya, Manyas’a, Amman’a… Haritada değil; kitaplarda, hatıratlarda, insanların soy kütüklerinde.

Tam bu sırada 20 Eylül geldi. Çerkeslerin günü!

Kafkasya elbette Çerkeslerden ibaret değil. Abhaz var, Oset var, Çeçen var, İnguş var; Dağıstan’a vardığınızda zaten saymayı bırakmak gerekir. Evliya Çelebi de XVII. yüzyılda bu coğrafyayı dolaşırken “Çerkezistan” adını kullanıyor fakat Çerkezistan’ın yanında Kabartay’ı ve Dağıstan’ı ayrıca zikrediyor.

Fakat benim derdim bu defa halkları ayırmak değil.

Başka bir şey dikkatimi çekti:

Bu dağlardan inen insanların çocukları nasıl oldu da birkaç nesil içinde İstanbul’da paşa, Ankara’da vekil, Amman’da muhafız, Şam’da şeyh oldular?


⁂ ⁂

Türkiye’de bir adamın soyadını öğrenmek bazen nüfus kayıt örneğini ele geçirmek gibidir.

Hiram Abas deyince mesela insanın aklı hemen oraya gidiyor:

“Abaza mı?”

İstihbaratçı, soyadı Abas; üstüne bu memlekette Çerkeslerle istihbarat ve askeriye arasında öteden beri dolaşan bir efsane vardır ve hakikati de mevcuttur.

Bilebildiğimiz kadarıyla Hiram Abas’ın baba tarafı İran Azerbaycanı’ndan gelir. Anne tarafı ise Eldem ailesine, oradan Osman Hamdi Bey’e kadar uzanır. Yani soyadından Kafkasya’ya gönderdiğimiz adamın şeceresi bir yerden sonra Kaplumbağa Terbiyecisine çıkar. Bu soy ağacı çok zengindir ve ayrı bir yazının konusudur.

Altını çizmek istediğim bizim tarih okuma biçimimiz biraz böyledir.

1864’ten sonra Osmanlı ülkesine yüz binlerce Kafkasyalı geldi. Birinci neslin derdi hayatta kalmaktı. İkinci neslin önündeyse başka bir yol açıldı:

Mektep.

Harbiye, muhacir çocuğu için yalnız subaylık değildi. İstanbul’du. Maaştı. Statüydü. Devletin merkezine açılan kapıydı.

Devletin de bu çocuklara ihtiyacı vardı.

Birbirlerini buldular.


⁂ ⁂

Sonra isimler gelmeye başladı.

Deli Fuad Paşa.

Kuşçubaşı Eşref.

Rauf Orbay.

Bekir Sami Kunduh.

Çerkes Ethem.

Eşref’in hikâyesi zaten başlı başına roman ve oldukça tartışmalı. Babası Çerkes Mustafa Nuri Bey; kendisi ise Trablusgarp’tan Arabistan’a, Balkanlar’dan Teşkilât-ı Mahsûsa’ya uzanan o sisli dünyanın en meşhur adamlarından.

O çevrede bir isim daha var: Yenibahçeli Şükrü Bey, yani Ahmet Şükrü Oğuz.

Teşkilât-ı Mahsûsa’da görev yapmış, Enver Paşa’nın yaverliğini üstlenmiş, Sarıkamış ve Çanakkale cephelerini görmüş; Mütareke’den sonra İstanbul’dan Anadolu’ya silah ve insan geçirilmesinde, Kocaeli Kuva-yı Milliyesi’nin teşkilinde rol oynamış bir isim. Birinci Meclis’te İstanbul mebusluğu yapmış, 1926’daki İzmir Suikastı yargılamalarında idam talebiyle yargılanıp beraat etmiş; askerlik ve siyaset hayatının ardından Hukuk Fakültesi’ni de bitirmiştir.

 

Kökeni konusunda kaynaklar tam bir ağız birliği içinde değil. Bazı biyografiler onu 1864 sürgünü sonrasında İstanbul’a yerleşmiş Ubıh bir ailenin çocuğu olarak gösterirken, başka bir biyografik çalışma baba tarafını Burdur-Sarıkeçili hattına bağlar. Bu ihtilafı bir kenara kaydedelim; fakat Yenibahçeli Şükrü’nün Teşkilât-ı Mahsûsa, Karakol ve Millî Mücadele’nin o yarı askerî yarı gizli dünyasının en dikkate değer şahıslarından biri olduğu tartışmasızdır.

Üstelik hukukçu tarafı da hikâyeye ayrı bir tat katıyor: Harbiye’den çıkmış, cephe görmüş, gizli teşkilâtlarda çalışmış, Meclis’e girmiş, idamla yargılanmış ve sonunda gidip hukuk tahsili yapmış bir adam.

Bizim yakın tarih bazen roman yazarını işsiz bırakacak kadar cömerttir.


⁂ ⁂

Millî Mücadele’ye baktığınızda tablo daha da ilginç.

Rauf Orbay Abhaz kökenlidir.

Bekir Sami Kunduh ise Oset.

Çerkes Ethem zaten adıyla geliyor.

Birisi Ankara hükûmetinin başına geçiyor, birisi ilk Hariciye Vekili oluyor, birisi Kuva-yı Seyyâre’nin başında isyan bastırıp sonra aynı Ankara’yla karşı karşıya geliyor.

Demek ki “Kafkasyalılar devlete sadıktır” cümlesi meseleyi açıklamıyor.

Aynı dağın çocukları aynı siyasete çıkmıyor.

Zaten niye çıksınlar?

Etnik köken insanı bir yere kadar taşır.

Sonrasını insanın kendisi yapar.


⁂ ⁂

Fakat Kafkas muhacirlerinin kurduğu ağ yalnız Harbiye’ye, saraya ve devlet dairelerine çıkmış değil, şimdi daha renkli bir sayfa açalım.

Haritayı biraz güneye indirince Amman çıkar karşımıza.

Çerkesler 1878’den itibaren bugünkü Ürdün topraklarına kitlesel olarak yerleştirildiler. Amman, Vadi es-Sîr ve Nâur ilk önemli yerleşim merkezleri arasındaydı. Osmanlı idaresi bu muhacirlerden polis ve idarî yapılarda da yararlandı. Sonraki yıllarda Çerkeslerin Ürdün devlet hayatındaki görünürlüğü sürdü; bugün dahi Ürdün kraliyet törenlerinde geleneksel Çerkes kıyafetleriyle muhafız görmek mümkündür.

Burada “Çerkesler Amman’ı kurdu” diye kestirip atmak doğru olmaz. Amman’ın tarihi elbette Çerkes muhacirlerinden binlerce yıl eski. Fakat XIX. yüzyılın sonunda küçük bir yerleşim durumundaki Amman’ın yeniden iskânında ve modern şehrin oluşumunda Çerkes muhacirlerin mühim bir payı vardır.

Dağdan inen adam bu defa kendisine köy değil, şehir kurmuştur.

Kafkasya’dan çıkan bütün yollar devlete gitmiyor demiştik.

Bir başka yol Dağıstan’dan Yalova’ya uzanıyor ki burayı da ilk fırsatta ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Yalova’nın en güzel tepesinde huzur dolu bir mezarlık. Mezarlıktan 3-5 dakika yürüyüp köyün meydanına indiğinizde kendinizi bir dizi setinde yahut üç yüz yıl geriye gitmiş bir halde bulabilirsiniz. Bahsettiğim yer Reşadiye!

Dağıstan’daki Rus hâkimiyeti ve XIX. yüzyılın çalkantıları sırasında Nakşibendî şeyhleri ve bağlıları da Osmanlı topraklarına göç ettiler. Dağıstan’ın Kikuni köyünden gelen bu çevrenin Yalova yakınlarında kurduğu Reşadiye, bugünkü adıyla Güneyköy, yalnız bir muhacir köyü değil aynı zamanda dinî bir merkez hâline geldi. Kafkasya ve Osmanlı arasındaki bu Nakşibendî ağların sınır aşan niteliği akademik çalışmalarda da özellikle vurgulanıyor.

Bu köyün en meşhur isimlerinden biri Şeyh Şerafeddin Dağıstanî.

1875’te Dağıstan’ın Kikuni köyünde doğmuş, ailesiyle Osmanlı ülkesine gelmiş, hayatının önemli bölümünü Yalova’nın Güneyköy’ünde geçirmiş ve 1936’da orada vefat etmiştir.

Hikâye onunla bitmiyor.

Aynı soydan Abdullah Dağıstanî, daha sonra Suriye’ye yerleşiyor ve Şam’da Nakşibendî çevresinin önemli isimlerinden biri hâline geliyor. Abdullah Dağıstanî’nin yanında yetişen Mehmed Nâzım Kıbrısî ise bu hattı bambaşka bir ölçeğe taşıyor. Nâzım Kıbrısî’nin şeyhi Abdullah Dağıstanî’dir ve Kıbrısî 1970’lerden itibaren Londra’da faaliyet yürütüyor ve daha sonra ortaya çıkan Hakkânî ağı Avrupa ile Kuzey Amerika başta olmak üzere çok geniş bir coğrafyaya yayılıyor.

İşte Kafkas göçünün bir başka ilginç halkası.

Aynı coğrafyadan çıkan iki yol düşünün.

Biri Amman’a gidiyor; muhacirin torunu sarayın önünde nöbet tutuyor.

Öteki Yalova’ya geliyor; oradan Şam’a, Kıbrıs’a, Londra’ya uzanıyor.

Birinde devlet ağı kuruluyor.

Ötekinde mistik ve kıtalararası bir bağ.

İkisinin de başlangıcında aynı gerçeklik var:

Göç.

İnsan yurdundan ayrılırken yalnız bedenini götürmüyor çünkü. Beraberinde aileyi, hafızayı, otorite biçimini, ilişki ağını, hatta dünyayı nasıl tertip edeceğine dair fikrini de götürüyor.

Bu yüzden Kafkas muhacirini yalnız “iyi asker” diye okumak eksik.

Amman’daki muhafızla Londra’daki derviş, ilk bakışta birbirine hiç benzemiyor.

Fakat ikisinin hikâyesinde de aynı dağın gölgesi var.


⁂ ⁂

İsmail Hakkı Berkok  Paşa bunun başka türlü bir örneği.

Muhacir ailesinin çocuğu olarak Anadolu’da doğuyor, askerî mektebe giriyor, general oluyor.

Sonra oturup Tarihte Kafkasya diye koca bir kitap yazıyor.

Bence bütün hikâye burada.

Devlet onu alıyor, subay yapıyor.

O da bir gün masaya oturup geride bırakılmış dağın tarihini yazıyor.

Demek ki Harbiye’ye girmek Kafkasya’yı unutmak demek değilmiş.

İnsan bazen iki yere, hatta üç yere birden ait olabiliyor.

Biz bunu anlamakta biraz zorlanıyoruz.

Bizde kimlik illa maç gibi oynanıyor:

Ya ondansın ya bundan.

Oysa adam Abhaz olabilir.

Osmanlı subayı olabilir.

Türk siyasetçisi olabilir.

Muhacir çocuğu olabilir.

Hepsi aynı anda.

Nüfus müdürlüğüne sorsanız bilgisayar donabilir ancak biz yazının sonunda sabırla okuyana bu sorunun cevabını vereceğiz.


⁂ ⁂

Bu yüzden internette dolaşan “Çerkes devlet adamları” listelerine de fazla güvenmemek lazım.

Bir kısmı doğru.

Bir kısmı anne tarafından.

Bir kısmı aile rivayeti.

Bir kısmı da herhalde adamın elmacık kemiğinden çıkarılmış.

Köken tarihçiliğinin basit bir kuralı olmalı:

Bir insanın dedesini kendisinden daha milliyetçi yapmayacaksın.

Bir de soyadı delil değildir.

Hiram Abas bunu tek başına öğretmeye yeter.

Kafkas muhacirlerinin hikâyesini ilginç kılan kimin ne kadar Kafkas olduğunda aranmamalıdır, esas mesele bu coğrafyanın ve genetiğin zenginliği bu insanların yeni hayatlarında nasıl bir görünüm kazanmış ve nasıl bir dönüşüm gerçekleşmiştir.

Dedeleri dağdan indi.

Çocukları Harbiye’ye girdi.

Bazısı paşa oldu.

Bazısı hariciye vekili.

Bazısı Amman’da sarayın önünde nöbet tuttu.

Bazısı Yalova’dan çıkıp Şam üzerinden Londra’ya uzanan bir irşad zincirinin halkası oldu.

Ama dağ birkaç kuşak daha peşlerinden geldi.

Bazen bir soyadında.

Bazen bir paşanın hatıratında.

Bazen Amman’daki bir muhafızın çerkeskasında.

Bazen Yalova’daki bir mezar taşında.

Bazen de Kars Kalesi’ne bakarken insanın diline dolanan bir şarkıda:

Elbruz dağlarında olsam ya.

Bir Çerkes kızı sevsem ya.

Elbette hikâye burada bitmiyor. Irak’ta bugün dahi Çeçen, Dağıstanlı ve Adige kökenli topluluklardan söz ediliyor; Mısır’a kadar indiğinizde ise iş birkaç asır geriye gidiyor ve karşınıza Berkuk’tan Tomanbay’a uzanan Çerkes Memlûkları çıkıyor.

Irak’taki Kuzey Kafkasyalı cemaat temsilcileri yakın dönemde yaklaşık on sekiz farklı aşiret veya soy topluluğundan söz ederken, Mısır’da Çerkes Memlûkları 1382’den 1517’ye kadar devletin başında kaldılar. Kısacası Kafkasya’dan çıkan yolların hepsini bu yazıya sığdırmak mümkün değil; Irak’tan Kahire’ye uzanan o hikâyeyi de başka bir yazıya bırakalım.

Yazımızı Cemal Kutay'dan rivayetle Kuşçubaşı Eşref’e nispet edilen bir söz ile bitirelim:

"Ben ne Dağıstan rüyalarını gören bir Çerkez, ne Arap, ne de Rum'dum; Türkçe konuşan Müslüman bir Osmanlıydım."