Av. Muhammed Ali ÖZTÜRK
Av. Muhammed Ali ÖZTÜRK
Avukat
Tüm Yazıları

Suç Değil Ya

14 Eyl 2026, 15:15 · 57 okunma

Nuri Bilge Ceylan'ın Kış Uykusu'nda bir sahne vardır. Küçük bir çocuk, otel sahibi Aydın'ın cipine taş atar. Sebebi basittir: Ödenmeyen kira borcu yüzünden icra, babasının evindeki televizyonu ve buzdolabını götürmüştür. Aydın'ın savunması ise film boyunca aşağı yukarı aynıdır: Kira işleriyle Hidayet ve avukat ilgilenmektedir; kendisi hukuka aykırı bir iş yapmamıştır.

Doğrudur. Hiçbir sahnede kanunsuz bir şey yapmaz. Ve film üç saat boyunca bize bir adamın nasıl kanuna uygun bir şekilde küçüldüğünü seyrettirir.

Bir zamanlar bazı davranışların sonunda "suç" yazmazdı.

"Ayıp" yazardı.

Polis gelmezdi, savcı soruşturma açmazdı, dosya numarası alınmazdı. İnsan sadece yapmazdı. Çünkü her yapılabilecek şeyin yapılmayacağını bilirdi.

Galiba kaybettiğimiz şeylerden biri bu.

Bugün bir davranışın yanlış olduğunu anlatmaya çalışın, karşınıza tuhaf bir soru çıkıyor:

"E yasak mı?"

Değil.

"Suç mu?"

Değil.

O hâlde mesele kapanmıştır. Sanki insan davranışının sınırlarını yalnızca Türk Ceza Kanunu çiziyormuş gibi.

*

Hukukçuların başına sık gelir. Biri gelir, yapmak istediği şeyi anlatır. Sorusu hep aynıdır: "Bunu yapabilir miyim?"

Bu sorunun iki cevabı vardır.

Birincisi hukuki cevaptır: Evet, yapabilirsiniz.

İkincisi daha zordur: Ama yapmasanız daha iyi olur.

Geçenlerde bir hukuki danışmada, biri, arasının bozulduğu eski ortağının yıllar önce kendisine anlattığı mahrem bir aile meselesini çevresine "ima yoluyla" duyurmak istedi. Hukuken sordu: Hakaret olur mu, özel hayata müdahale olur mu? Anlattığı biçimiyle açık bir suç isnadını kolayca doğuracak bir cümle yoktu. Ben de dedim ki: Hukuken önünüz daha açık görünüyor. Ama bunu yaparsanız kazanan siz olmayacaksınız.

Yapmadı. Bu benim o hafta kazandığım tek dava idi ve dosyası yoktu.

Geçenlerde, bu kez masanın öteki tarafındaydım. Tarafı olduğum çekişmeli bir boşanma davasını daha fazla uzatmadan anlaşmalı biçimde bitirebilmek için bir teklif götürdük. Gelen cevap kısaydı: "Avukatla görüşün."

Elbette avukatla görüşülür. Boşanmanın mali sonuçları vardır, velayet vardır, nafaka vardır, mal rejimi vardır; hak kaybını önlemek için hukukçuya ihtiyaç da vardır. Ama o an insan yine de şunu düşünüyor: İnsanlar evlenirken avukatla evlenmiyor. Bir hayatı birlikte kuruyorlar. O hayat çözülürken hukuk çerçeveyi kurabilir; fakat iki yetişkin insanın birbirine söylemesi gereken son sözü onların yerine kuramaz.

Avukat protokolü yazar, hâkim kararı verir, nüfus kaydı değişir. Ama kırgınlığı mahkeme kararı bitirmez. Hele ortada bir çocuk varsa, hüküm yalnızca evliliği sona erdirir; anne ve baba olarak kurulacak ilişkinin nasıl süreceğini tek başına hiçbir madde çözemez.

Hukukun garip kaderlerinden biri budur: İnsanların birbirleriyle konuşamadığı yerde büyür. Konuşma azaldıkça dilekçe çoğalır.

Belki hukukun da bir haddi vardır. Boşanmayı hükme bağlar; kırgınlığı gideremez. Borcu tahsil eder; güveni geri getiremez. Mirası paylaştırır; kardeşleri barıştıramaz. Hakarete ceza verir; söylenen sözü geri alamaz.

Çünkü hukuk insana neyin yakışacağını söylemez. Söyleseydi hayat çekilmez olurdu. Komşuya selam vermemeyi yasaklayan kanun yoktur. Cenazede telefonla konuşan adama savcı gönderemeyiz. Restoranda sesi sonuna kadar açıp video izleyene karşı da her seferinde bir mahkeme kuramayız. O adamı hâkimden önce durdurması gereken bir şey vardı.

Medeniyet biraz da polise ihtiyaç duymadan yapmadığımız şeylerin toplamıdır.

*

"Ayıp" kelimesini duyunca ürkenler olacaktır. Bir dönem bu kelime terbiye için değil, baskı için de kullanıldı; "el âlem ne der" ile çok hayat daraltıldı. O ayıbın özlemini çekmiyorum.

Benim dediğim ayıp mahalle baskısı değil. Başkasının hayatına burnumuzu sokmak hiç değil. Tam tersi: Gerçek ayıp duygusu, nerede duracağını bilmektir.

Her şeyi söyleyebilecekken söylememek.

Kazanabilecekken bir başkasının çaresizliğinden kazanmamak.

Haklı olduğunuz tartışmada bile karşınızdakini ezmemek.

Size emanet edilmiş bir sırrı, aranız bozulunca silah yapmamak.

Ve bazen yalnızca: "Buna hakkım var, ama yapmayacağım" diyebilmek.

*

Teknoloji bu meseleyi görünür kıldı.

Eskiden bir insanın düştüğünü görürseniz kaldırırdınız. Şimdi bazılarımız önce telefonu çıkarıyor.

Kaza olmuş. Telefonlar havada.

Bir çocuk ağlıyor. Telefonlar havada.

Birinin hayatının en kötü günü, bizim için "içerik". Sonra o görüntü binlerce kez paylaşılıyor, altına hükümler geliyor. Bir savcıdan hızlı, bir hâkimden emin. Beş dakikalık görüntüden herkesin müebbetlik kanaati hazır.

Eskiden derdik ki insanlar bilgi sahibi olmadan fikir sahibi oluyor.

Onu geçtik. Artık bilgi sahibi olmadan hüküm sahibi oluyoruz.

*

Hukuk bütün bunların arkasından koşuyor. Kişisel veriler, özel hayat, unutulma hakkı, erişimin engellenmesi, tazminat. Her yeni teknolojiye yeni düzenleme. Gelmesi de gerekiyor.

Ama tatsız bir gerçek var: Kanun, toplumun terbiyesinin yerine geçemez.

Her kabalığa madde yazamazsınız. Her vicdansızlığa para cezası bağlayamazsınız. Bunu yapmaya başladığınız anda hukuk büyürken toplum küçülür. Çünkü insanın kendine koyması gereken sınırı devlet koymaya başlar.

*

Biz uzun zamandır haklarımızı öğreniyoruz. İyi bir şey bu. Tüketici olarak, kiracı olarak, işçi olarak, müşteri olarak hakkımızı biliyoruz. "Hakkımı biliyorum" cümlesini seviyoruz. Bilmeliyiz de.

Ama bir toplum yalnızca hakkını bilen insanlardan kurulmaz. Haddini bilen insanlara da ihtiyaç vardır.

Biliyorum, "haddini bilmek" de kötü şöhretli bir laf oldu; çünkü hep yukarıdan aşağıya söylendi, güçlü güçsüze "haddini bil" dedi. Ben tersini söylüyorum. Had, güçlünün kendine koyduğu sınırdır. Ben nerede biterim, başkası nerede başlar?

Bütün mesele belki bundan ibaret.

*

Eski toplumlarda hukuk bugünkü kadar ayrıntılı değildi, ama hayat kuralsız değildi. Âdet vardı, görgü vardı, söz vardı, itibar vardı. Ve ayıp vardı. Hepsi kusursuz değildi; bazıları düpedüz adaletsizdi. Modern insan bunların kötü tarafını temizlerken galiba tamamını çöpe attı. Sonra boşluğu kanunla doldurmaya çalıştı.

Olmadı.

Kanun size otobüste yaşlı bir insana yer vermenizi emretmez. Zaten mesele de budur. Yer vermenin niçin güzel olduğunu kanun öğretemez.

*

Bir toplumun kalitesini yalnızca suç oranından anlayamazsınız. Şuna da bakın:

İnsanlar ceza görmeyeceklerini bildikleri hâlde nasıl davranıyor?

Kameranın olmadığı yerde. Ellerinde güç varken, karşılarındaki güçsüzken. Yaptıklarının hesabını yalnızca vicdanlarının sorabileceği yerde.

Çünkü hukuk, insanın çıkabileceği en yüksek yer değildir. Aşağı düşmememiz gereken zemindir.

Biz galiba uzun zamandır tavana bakmayı bırakıp zeminde yaşamaya alıştık.

"Suç değil ya..."

Doğru. Suç değil. Aydın da hukuken haklıydı.

Ama bir zamanlar bunun için başka bir ölçümüz vardı.

Ayıptı.

Üstelik bu ölçü bizden de eski. Hz. Peygamber, önceki peygamberlerden insanlara ulaşan sözlerden birini şöyle naklediyor:

"Utanmıyorsan dilediğini yap."

(Buhârî, Edeb, 78)

Muhammed Ali ÖZTÜRK