Adnan FİŞENK
Adnan FİŞENK
Köşe Yazarı
Tüm Yazıları

MORA'NIN SESSİZ ÇIĞLIĞI: 205 YIL ÖNCE TRİPOLİÇE'DE NE OLDU?

26 Eyl 2026, 20:40 · 9 okunma

Bazı tarihler vardır; takvim yapraklarından kopup gitmez.

Üzerinden yüzlerce yıl geçse de bir milletin hafızasında yaşamaya devam eder. Çünkü o tarihler yalnızca bir savaşın, bir isyanın ya da bir şehrin düşüşünün tarihi değildir. Aynı zamanda insanların evlerinden koparıldığı, kadınların, çocukların, yaşlıların ve savunmasız insanların hayatlarının sona erdirildiği günlerin de tarihidir.

23 Eylül 1821, Mora'nın ve özellikle Tripoliçe'nin böyle bir tarihidir.

Bugün üzerinden 205 yıl geçmiş durumda.

Fakat tarih yalnızca kazananların anlattığı hikâyelerden ibaret değildir.

Tarih, bazen susturulmuşların da sesini aramaktır.

Mora'da başlayan yangın

1821 yılında Osmanlı Devleti'nin Mora Yarımadası'ndaki hâkimiyetine karşı büyük bir Rum isyanı başladı.

İsyanın askerî ve siyasî hedefleri kısa süre içerisinde Osmanlı yönetimini bölgeden çıkarmaya yöneldi. Ancak isyanın ilerleyişi yalnızca askerî çatışmalarla sınırlı kalmadı. Mora'nın çeşitli bölgelerinde Müslüman yerleşimlerine ve sivil halka yönelik saldırılar başladı.

Türkler açısından artık mesele yalnızca bir savaş değildi.

Köyler boşalıyor, insanlar daha güvenli gördükleri merkezlere sığınıyor, aileler yaşadıkları toprakları terk ederek canlarını kurtarmaya çalışıyordu.

Dönemin tanıklıkları ve daha sonraki akademik araştırmalar, Mora'daki Müslüman nüfusun sistematik saldırılar, yağmalar ve öldürmelerle karşı karşıya kaldığını ortaya koyuyor. Prof. Dr. Ali Fuat Örenç'in araştırması, bu süreçte Türklerin yalnızca öldürülmediğini; mallarının, vakıflarının ve kültürel izlerinin de ortadan kaldırıldığını vurguluyor.

Ve sonra hedef, Mora'nın merkezindeki Tripoliçe oldu.

Tripoliçe neden önemliydi?

Tripoliçe, Mora'nın idari merkeziydi.

Şehir yalnızca bir yönetim merkezi değildi. Aynı zamanda çevredeki yerleşimlerden kaçan insanların sığındığı önemli bir merkez hâline gelmişti.

İsyanın yayılmasıyla birlikte çeşitli bölgelerde yaşayan Müslümanlar can güvenlikleri için Tripoliçe'ye yöneldiler.

Böylece şehirde askerlerin yanında kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve siviller de birikmişti.

Şehrin kuşatılmasıyla birlikte durum daha da ağırlaştı.

Açlık vardı.

Hastalık vardı.

Korku vardı.

Ve şehirde yaşayan insanların geleceğe dair umutları giderek tükeniyordu.

Sonunda Tripoliçe düştü.

Fakat asıl büyük trajedi bundan sonra başladı.

Şehrin düşmesiyle birlikte ölüm başladı

23 Eylül 1821'de başlayan süreç, sıradan bir askerî zaferin çok ötesine geçti.

Şehre giren isyancı grupların gerçekleştirdiği yağma ve öldürmeler günler boyunca devam etti.

Kadınlar, çocuklar ve yaşlılar da öldürülenler arasındaydı.

Dönemin olaylarını araştıran Avrupalı gözlemciler ve tarihçiler, yaşanan vahşetin boyutlarını daha sonra kendi eserlerinde aktardılar.

İngiliz tarihçi William St. Clair, Mora'daki olayları anlatırken Tripoliçe'de binlerce Türk ve Müslümanın öldürüldüğünü, insanların para sakladıkları şüphesiyle işkence gördüğünü ve şehirde korkunç sahneler yaşandığını aktardı.

St. Clair'in anlatısında dikkat çekici olan yalnızca öldürülen insanların sayısı değildir.

Asıl dikkat çekici olan, Mora'daki Türk nüfusunun kısa bir zaman içerisinde nasıl ortadan kaybolduğuna ilişkin tespitidir.

Yani mesele yalnızca bir şehrin yağmalanması değildi.

Bir toplumun yaşadığı topraklardan sökülüp atılmasıydı.

Rakamların ötesinde insanlar vardı

Tarih anlatırken çoğu zaman rakamlara sığınıyoruz.

On binler...

Yirmi bin...

Kırk bin...

Fakat her rakamın arkasında bir insan olduğunu unutuyoruz.

Kırk bin dediğimizde kırk bin ayrı hayat vardır.

Kırk bin ev...

Kırk bin aile...

Çocuklar...

Anneler...

Babalar...

Yaşlılar...

Gençler...

Ve bir daha birbirini göremeyecek insanlar...

Bu nedenle Mora'da yaşananları yalnızca "kaç kişi öldü?" sorusuna indirgemek, trajedinin gerçek boyutunu anlamamıza yetmez.

Nitekim akademik kaynaklarda Mora'daki toplam kayıplar ile Tripoliçe'deki kayıplar konusunda farklı rakamlar bulunmaktadır. Belleten'de yayımlanan bir çalışmada Tripoliçe'deki katliam için yaklaşık 10 bin kişinin öldürüldüğüne ilişkin tarihî bir kayıt aktarılırken, başka araştırmalarda daha yüksek rakamlar verilmektedir.

Dolayısıyla 40 bin rakamını Tripoliçe'nin tek başına kaybı olarak değil, Mora'daki daha geniş katliam süreci bağlamında değerlendirmek gerekir.

Bu ayrım, tarihî gerçeği zayıflatmaz.

Tam tersine, anlatıyı daha sağlam hâle getirir.

Mora'nın Türkleri nasıl kayboldu?

Burada üzerinde düşünülmesi gereken çok önemli bir mesele var.

Bir toplum yalnızca öldürülerek yok olmaz.

Bazen önce evinden edilir.

Sonra toprağından koparılır.

Malı elinden alınır.

Vakıfları dağıtılır.

İbadethaneleri ve kültürel izleri ortadan kaldırılır.

Mezarları bile zaman içerisinde kaybolur.

Ve nihayet o toplumun yaşadığına ilişkin hafıza silinmeye başlar.

Mora Türklerinin yaşadığı süreçte de yalnızca can kaybı yaşanmadı.

Bir demografik değişim gerçekleşti.

Bugün bu nedenle Mora'nın geçmişine baktığımızda, yüzyıllar boyunca orada yaşamış Türk ve Müslüman toplulukların bıraktığı izlerin ne kadar azaldığını görüyoruz.

Örenç'in çalışması da bu noktaya özellikle dikkat çekiyor: Türklerin mallarının ve vakıflarının yağmalanmasının yanı sıra kültürel izlerinin de silindiğini belirtiyor.

Avrupa'nın vicdanı kime baktı?

Mora olaylarının bir başka düşündürücü tarafı da Avrupa kamuoyunun yaşananlara yaklaşımıdır.

1820'li yıllarda Avrupa'da güçlü bir filhelenizm, yani Yunan davasına sempati hareketi bulunuyordu.

Yunan bağımsızlık mücadelesi, Avrupa'nın önemli bir bölümünde romantik ve siyasî bir çerçevede destekleniyordu.

Fakat burada tarihçinin sorması gereken soru şudur:

Bir halkın bağımsızlık mücadelesine destek vermek, o mücadele sırasında öldürülen sivillerin acısını görünmez hâle getirebilir mi?

Bugün yayımlanan yeni akademik araştırmalar, dönemin Fransız basınında Tripoliçe'deki Müslüman ve Yahudi kurbanların varlığının tamamen yok sayılmadığını, ancak onların acısının Avrupa kamuoyunda Hristiyan kurbanlarınki kadar güçlü bir "yas tutulabilir mağduriyet" olarak temsil edilmediğini ortaya koyuyor.

İşte tarihin en zor sorularından biri burada karşımıza çıkıyor:

İnsan hayatının değeri, kim olduğuna göre değişebilir mi?

Bizim bu soruya vereceğimiz cevap açık olmalıdır:

Hayır.

Bir insan Türk olduğu için daha az insan değildir.

Müslüman olduğu için acısı daha değersiz değildir.

Hristiyan olduğu için de daha kıymetli değildir.

İnsan hayatı, insan olduğu için değerlidir.

Tarihi intikam için değil, hakikat için hatırlamak

Bugün 1821'de yaşananları konuşurken amacımız geçmişin düşmanlıklarını bugünün insanlarına taşımak olmamalıdır.

Çünkü tarih, intikam defteri değildir.

Tarih bir hafıza defteridir.

Geçmişte yaşanan acıları hatırlamak, bugünün insanlarını birbirine düşman etmek için değil; aynı acıların yeniden yaşanmaması için gereklidir.

Biz nasıl başka toplumların yaşadığı acıların unutulmasını istemiyorsak, kendi tarihimizdeki acıların da unutulmasını istememeliyiz.

Çünkü acının milliyeti yoktur.

Katliamın dini yoktur.

Masumiyetin dili yoktur.

Bir çocuğun öldürülmesi hangi bayrağın altında gerçekleşirse gerçekleşsin insanlık için bir kayıptır.

Tripoliçe bize ne söylüyor?

205 yıl sonra Tripoliçe'nin sokaklarına baktığımızda artık o günlerin sesini duyamıyoruz.

Silah sesleri yok.

Çığlıklar yok.

Kaçışan insanların ayak sesleri yok.

Ama taşlar yerinde.

Toprak yerinde.

Ve tarih hâlâ orada.

Bize düşen ise o toprağın üzerinde geçmişi yeniden okumaktır.

Mora'da Türklerin yaşadığı dramı anlatmak, başka bir milletin acısını küçümsemek değildir.

Tam tersine, insanlık tarihindeki bütün acıların aynı vicdanla hatırlanmasını istemektir.

Çünkü bir acının unutulması, başka acıların da unutulabileceği düşüncesini doğurur.

Ve unutulan tarih, bazen kendisini başka biçimlerde tekrar eder.

Son söz

205 yıl önce Mora'da yalnızca insanlar ölmedi.

Evler boşaldı.

Aileler dağıldı.

Köyler sessizleşti.

Bir toplumun yüzyıllar boyunca oluşturduğu hayat düzeni parçalandı.

Tripoliçe'de yaşananlar, Mora'daki daha geniş katliam ve zorunlu tasfiye sürecinin en ağır sembollerinden biri olarak tarihe geçti.

Bugün bu tarihi hatırlamak, geçmişe kin beslemek değildir.

Geçmişe karşı sorumluluk duymaktır.

Çünkü tarih, yalnızca zaferleri yazmak için tutulmaz.

Bazen kaybedilenleri hatırlamak için tutulur.

Ve bazen bir milletin hafızasında yıllarca sessiz kalan bir çığlığın yeniden duyulması gerekir.

Tripoliçe'nin çığlığı da bugün bize şunu hatırlatıyor: İnsanlık, masumların kimliğine bakmadan onların acısını hatırlayabildiği gün gerçekten büyüyecektir.

Adnan Fişenk 
Gazeteci-Yazar
Parlamento Muhabiri 
TBMM Temsilcisi

Adnan FİŞENK
Yazar Hakkında
Adnan FİŞENK Köşe Yazarı Tüm 6 Yazısını Gör