Av. Muhammed Ali ÖZTÜRK
Av. Muhammed Ali ÖZTÜRK
Avukat
Tüm Yazıları

Okul Ne İşe Yarıyor?

15 Eyl 2026, 12:53 · 35 okunma

 

Örgün eğitimle pek uyumlu bir insan olduğum söylenemez. Hatırladığım kadarıyla ilk kez on

bir yaşında –ilkokuldan ortaokula geçerken- okulu bırakmayı düşündüm. Ortaokula geçtiğimde

okul benim için biraz ders, biraz arkadaş, büyük ölçüde futbol demekti.

Buna rağmen sınavlarda kötü değildim. Çok şükür iyi bir puanla iyi bir lise kazandım. Sonra

lisenin ilk yılında devamsızlık konusunda ciddi bir başarı (!) gösterince rehberlik servisi

tarafından çağrıldım. Aynı yıl, çoğu dersini kulak arkası ettiğim okulun zehir fizikçisinin

sınavına üç günde takviye kitapla hazırlanıp yüksek not alarak bütün sınıfı şaşkına

çevirmişliğim de vardır. Bu hepimiz için farklı şekillerde mümkündü fakat bugün ise durum

çok daha başka. Ona geleceğim.

Özetle mesele hiçbir zaman öğrenmeyi sevmemem değildi. Okulla öğrenmek arasında kurulan

zorunlu eşitliğe pek ikna olmamıştım.

Bu konular önemli ve önemli olduğu kadar trajiktir de. İnsan kendi hayatında kendi cemiyetini

de seyreder. Fert ve cemiyetin kaderi birbirinin üstüne örtülmüştür bir bakıma. Önemli kısmı

bu.

Trajik olan tarafı ise şu: Hiç kimse kendisine verilmeyen yahut verilse de kullanmasını

bilmediği bir aleti kullanamaz. Eğitim-öğretim de böyledir. Okul sizi, beni, hepimizi bir

süzgeçten geçiriyor. Bundan kaçış bilebildiğim kadarıyla yok. Ancak dönüp dolaşıp başta

okullar olmak üzere tüm bir sistemin oto-kritiğini de bizden bekliyor. Hangi aletle, hangi

ölçüyle, hangi şuurla?

Eskilerin dediği gibi kem alet ile kemâlât mümkün değildir.

***

Bu faslı kapatıp bugüne gelelim. Aradan yıllar geçti. Geçen hafta PISA 2025 sonuçları

açıklandı; Türkiye karnesine baktım. Fen bilimlerinde 494, okumada 472, matematikte 462

puan. Fen ve okumada OECD ortalamasının üstündeyiz, matematikte ortalamayı yakalamışız.

Üstelik 2022’ye göre üç alanda da puanını en fazla artıran OECD ülkesi Türkiye. Yani tablo

ne felaket tellallığına müsait ne de eksik alkışa.

Fakat asıl dikkatimi çeken başka iki veri oldu. Öğrencilerimizin yüzde 53’ü, sınavdan önceki

iki hafta içinde en az bir tam gün okula gitmediğini söylüyor; OECD ortalaması yüzde 22. Ve

öğrencilerin yüzde 28’i “okul zaman kaybıdır” cümlesine katılıyor.

Bir dakika.

Çocukların performansını konuşuyoruz da çocukların okulla kurduğu ilişkiyi yeterince

konuşuyor muyuz? Evet, raporda Türk maarifiyle iftihar etmemizi sağlayan çıktılar var, hem

de bu sefer bolca ama okul dediğimiz yapıyla kurulan ilişkiyi de en az o çıktılar kadarsorgulamak gerekir. Zira insanın bir mekânla kurduğu ilişki, o mekânda var olan ve etkileşim

içinde olduğu her şeyi etkiler.

***

Hasılı bendenize göre önce şunu sormak gerekiyor: Okul ne işe yarıyor?

Elbette bir ya da birden çok işe yarıyor. Ivan Illich’ten ilhamla burada çok şey söylenebilir;

ama bugünkü meselemiz biraz farklı. Biliriz, çocuk yalnızca matematik öğrenmek için okula

gitmez. Arkadaş edinir, sırasını bekler, bazen kaybeder, kendinden farklı insanlarla karşılaşır.

Bazen de bir öğretmenle karşılaşır ve bütün hayatının yönü değişir.

Bunların hiçbirini küçümsemiyorum. Fakat yüz yıl önce kurulmuş eğitim düzeninin temel

kabullerinden biri artık geçerli değil: Bilgi okulun tekelinde değil. Hatta öğretmenin de değil.

Ben öğrenciyken bir konuyu anlamadığımda seçeneklerim çok sayılmazdı. En azından

bugünden geçmişe bakınca bu muhakkak böyle. Öğretmene sorardım, kitabı açardım,

şanslıysam konuyu bilen bir arkadaş bulurdum. Bugün on beş yaşındaki bir çocuğun cebinde

video ders, dijital kütüphane, dünyanın öbür ucundaki profesörün dersi ve yapay zekâ var.

Çocuk eve gidiyor, telefonuna soruyor. Telefon anlatıyor. Anlamadıysa “daha basit anlat”

diyor; daha basit anlatıyor. “Örnek ver” diyor; örnek veriyor. Üstelik yorulmuyor,

sinirlenmiyor, “derste dinleseydin” de demiyor.

Böyle bir dünyada okulun eski rolünü hiç değiştirmeden sürdürmesini beklemek biraz haksızlık

değil mi?

Buradan “artık ezbere gerek yok” sonucuna varmak da kolay; bence o da başka bir hata.

Ezberin kötü şöhreti biraz haksızdır. Çarpım tablosunu, bir dilin temel kelimelerini, şiiri, tarihi,

formülü zihninizde taşımıyorsanız düşünmenin hammaddesi de azalır. İnsan her düşüncesinde

cebinden telefon çıkararak düşünmez. Bazı bilgiler zihinde hazır bulunmalıdır.

Dursun Gürlek’in yıllardır anlattığı “ayaklı kütüphaneler” tam da bu yüzden önemlidir.

Geçmişin âlimleri ve münevverleri yalnızca çok okudukları için değil okuduklarını

hafızalarında taşıdıkları için de güçlüydüler. Şiir, ayet, hadis, tarih ve kavram hafızada

biriktikçe insanın konuşması da yazması da düşünmesi de başka bir zenginlik kazanıyordu.

Hafıza yalnızca depo değildir bizatihi düşüncenin malzemesinin işlendiği mutfaktır.

Yıllarca “ezberci eğitime karşıyız” sloganlarını duyduğum ve bundan nefret ettiğim için sözü

uzatıyorum. Ben ilkokulda gerçekten çok rahat birçok dersi ezberleyerek çalışan bir

öğrenciydim. Karşı tarafa da hak vererek şunun altını çizmeliyiz: Mesele ezberin kendisi değil

ezberin eğitim sanılmasıdır. Bilgi hafızada bulunacak, fakat orada yatmayacak; başka bilgiyle

karşılaşacak, kıyaslanacak, tartışılacak, gerektiğinde reddedilecek. Eğitim ezberlenen şeyin

düşünceye dönüşmesidir ve tam da bu sebeple okullarımızda müzakere ve münazara

eğitimlerinin çok önemli olduğunu ve çocuklarımızın okulla sahici bir bağ kurabilmesiiçin bize muhteşem imkanlar sağladığını bu yazının somut bir çıktısı olarak zikretmek

istiyorum.

***

Yeri gelmişken başka önemli bir bahse de girişelim. Geçmişten bugüne değişen vasatta

“öğretmene artık ihtiyaç yok” gibi daha büyük bir saçmalığa varanlar da oluyor. Tam tersini

düşünüyorum. Belki iyi öğretmene hiç bugünkü kadar ihtiyaç olmadı. Çünkü bilgi çoğaldıkça

doğru bilgiye ulaşmak kolaylaşmadı, zorlaştı. Yapay zekâ yanılıyor; internet zaten yıllardır

yanılıyor. Bir video son derece ikna edici olup tamamen saçma olabilir. Çocuğun problemi

artık cevabı bulamamak değil; karşısındaki on bin cevaptan hangisinin doğru olduğunu ayırt

edebilmek. Dolayısıyla öğretmenin işi küçülmüyor, değişiyor: cevabı vermek değil, cevabın

doğru olup olmadığını anlayacak bir akıl vermek.

Üstelik bütün teknolojik imkânlara rağmen rûberû eğitimin yerini dolduran bir şey de henüz

icat edilmedi. Öğretmen çocuğun anlamadığını bazen çocuk söylemeden anlar. Sınıfın

dağıldığını fark eder. Bir öğrencinin sustuğu yerde bir şeylerin yolunda olmadığını sezer. Aynı

soruya otuz öğrencinin otuz ayrı bakışını aynı odada buluşturur. Ekran kişiye göre cevap verir;

sınıf insana kendinden başkalarının da bulunduğunu öğretir. İnsan yalnızca kağıttan yahut

ekrandan öğrenmez, başka insanlardan da öğrenir. Biz buna satır ve sadır birlikteliği desek

klas bir işaretleme yapmış oluruz.

Bu yüzden yapay zekâ öğretmenin bazı işlerini yapabilir; öğretmenin kendisi olamaz. Ama

diğer taraftan belki tam da bu sebeple öğretmeni, makinenin yapabildiği işe mahkûm etmemek

gerekir. Tahtaya bilgi yazdıran öğretmenle yapay zekâyı yarıştırırsanız öğretmeni üzersiniz.

Öğrenciyi düşündüren, soru sorduran, itiraz ettiren, meraklandıran öğretmeni ise hiçbir makine

kolay kolay gereksiz hâle getiremez.

***

Bir sorun daha var. Biz yetişkinler çocukların okuldan sıkılmasını ahlâkî bir kusur gibi

değerlendirmeyi seviyoruz. “Bizim zamanımızda…” diye başlayan cümlelerin sonu zaten

bellidir: telefon yoktu, öğretmene şöyle davranılmazdı, karda kilometrelerce yürüyerek okula

giderdik. Hepimizin çocukluğu nedense küçük çaplı bir Finlandiya destanı.

Oysa bir çocuğun günde yedi-sekiz saat bulunduğu yerle neden bağ kuramadığını sormak, ona

“tembelsin” demekten daha zor ama daha faydalı. Devamsızlığın elbette hastalıktan aile

şartlarına, ulaşımdan ekonomiye pek çok sebebi olabilir. Yine de okuldan kopuşu yalnızca

disiplin meselesi sayarsak çocuğun bize ne söylediğini kaçırırız. Belki çocuk bize bir şey

söylüyor.

Çünkü okul yalnızca bilgi veren bir kurum değildir ve olmamalıdır da. Bazen bir çocuğun

hayatında karşılaştığı ilk ciddi yetişkin öğretmenidir. Evinde konuşulmayan bir kitabı

öğretmeni söyler. Hiç gitmediği bir şehri öğretmeninden duyar. Kendisinde kimsenin farketmediği kabiliyeti öğretmeni görür. “Sen bunu yapabilirsin” diyen ilk kişi bazen anne ya da

baba değil, sınıftaki öğretmendir. Bunu herhangi bir algoritmanın bütünüyle ikame edeceğine

inanmıyorum. Hangi yapay zekâ, hangi sistem ilkokul dördüncü sınıfta hoşlandığım kıza

yazdığım mektubun promptunu verebilir ki?

***

Belki okulu yeniden tarif etmemiz gerekiyor. Bilgi dağıtılan yer olmaktan çıkıp belki ilk defa

gerçekten eğitim verilen yer olmak. Çocuğa formülün ne olduğunu söylemekten çok, o

formülün neden var olduğunu sordurmak. Tarihleri bilmesini istemek ama “sen o gün orada

olsaydın ne yapardın” diye de sormak. Ezberletmek ama ezberde bırakmamak. Teknolojiyi

kullanmak ama eğitimi ekrana teslim etmemek. Ve belki en önemlisi, çocuğa soru sormayı

öğretmek.

Çünkü artık cevaplarımız çok. İyi sorularımız az.

Ben on bir yaşında okulu bırakmayı düşünürken PISA’dan haberim yoktu. Yapay zekâ da

yoktu. Futbol topu vardı, turnuvalar ya da kavga dövüşlü mahalle maçları…

Ama yıllar sonra dönüp baktığımda şunu daha iyi anlıyorum: Ben öğrenmekten hiç

kaçmamışım. Okumaktan da, merak etmekten de. Hâlâ saatlerce hiç kimsenin benden

istemediği bir konunun peşine düşebilirim.

Demek ki mesele başka bir şeymiş, en azından öyle zannediyorum.

Türkiye’nin PISA 2025’teki yükselişine elbette sevinelim; emeği geçen öğretmenlerin hakkını

da teslim edelim. Ama yalnızca puanlara bakıp rahatlamayalım. Bir gün çocuklarımız PISA’da

dünyanın birincisi de olabilir. Güzel. Fakat o çocuk sabah çantasını sırtına geçirirken hâlâ “Ben

buraya niye gidiyorum?” diye soruyorsa, o soruya verecek iyi bir cevabımızın da olması lazım.

Muhammed Ali Öztürk